TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda, ”Torba tasarı” olarak anılan, bazı kanunlarda değişiklik öngören tasarının, AK Parti İstanbul Milletvekili Lokman Ayva’nın da karşı çıktığı, zorunlu özürlü istihdamını yeniden düzenleyen madde üzerinde anlaşmazlık yaşandı.
MHP Manisa Milletvekili Erkan Akçay, söz konusu düzenlemenin, özürlüler için pozitif değil negatif ayırımcılık içerdiğini öne sürdü. Akçay, maddenin, özürlülerin onurunu zedeleyebileceğini, eşitlik ilkesine de aykırı olduğunu savundu.
CHP İstanbul Milletvekili Mustafa Özyürek, maddeyi, ”büyük bir talihsizlik” olarak değerlendirdi. Özyürek, ”Organize sanayi bölgelerinde şirketler kurularak buralar özürlüler kampına dönüştürülecek” dedi.
BDP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan, maddenin, özürlülere yönelik büyük haksızlık olduğunu, özürlülerin önceden var olan kazanımlarının da ellerinden alınmak istendiğini savundu. Kaplan, bunun etik bir tartışma konusu olduğunu söyledi.
AK Parti Kocaeli Milletvekili Eyüp Ayar, maddenin daha geniş bir şekilde tartışılması, iş verenle özürlünün ortak bir noktada buluşturulması gerektiğini ifade etti.
AK Parti Tokat Milletvekili Osman Demir, maddenin, eşitlik ilkesine aykırı olduğuna yönelik eleştiriyi haksız bulduğunu söyledi. Demir, ”Asıl, (Sağlam insanın gördüğü işi özürlüye gördüreceğim) demek eşitlik ilkesine aykırıdır” dedi.
Muhalefet milletvekilleri, maddenin tasarıdan çıkarılmasını talep etti.
-”KALBİME BİR OK SAPLANIYOR”-
AK Parti’li özürlü milletvekili Lokman Ayva, böyle bir düzenleme getirilmesinden dolayı üzgün olduğunu belirterek, ”Hangi açıdan bakarsam kalbime bir ok saplanıyor. Kendi ülkemde, dışlanmakla ilgili bir kanun üzerinde konuşmak zorunda kalıyorum” dedi.
Bunun bir ayırımcılık maddesi olduğunu, uluslararası 13 sözleşmeye aykırılık teşkil ettiğini savunan Ayva, şunları ifade etti:
”Bizi belli yerde toplamanın ne getirisi olacak? Bizi istemeyenleri, biz biliyoruz. Bu kanunda, insan hakları açısından ayırımcılık ve dışlama var. Oysa özürlüler diğer insanlarla birlikte olduklarında kendilerini daha iyi hissediyor.
Bu düzenleme yasalaşırsa asgari ücretin üzerinde özürlü eleman çalıştıran iş yerleri, bunları çıkaracak ve asgari ücretle çalıştırmaya başlayacak.
Bizden rahatsız olan, bizi yanlarında görmek istemeyenler büyük holdingler ve bankalardır. Bunlar bizi istemiyorlar ve bizi belli yerlere göndermeyi arzuluyorlar.”
Komisyonda söz alan Engelliler Konfederasyonu Başkanı Turhan İçli de engellileri görünmez hale getirmek için formül bulmak isteyenler olduğunu ileri sürdü. Tasarıdaki söz konusu düzenleme ile engellilerin sürgün edilmek istendiğini savunan İçli, ”Bu akıllıca bir iş değil. Eğer bu düzenleme kanunlaşırsa engellilerde çok büyük bir tepki yaratır” diye konuştu.
AK Parti Balıkesir Milletvekili Ali Osman Sali, özürlülerin istihdamının öncelikle kamu sektörünün sorumluluğunda olması gerektiğini ifade etti. Sali, ”Kamuda yüzde 3 özürlü çalıştırma sınırı şart değil. Bu oran yükseltilebilir. Böylece kamuda istihdam edilen özürlünün maliyetini özel sektör karşılayabilir” dedi.
AK Parti Manisa Milletvekili Recai Berber ise madde üzerindeki görüşmelerde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’e yönelik, özürlülere karşı ayırımcılık yapıyormuş gibi eleştiriler yöneltildiğini belirtti. Eleştirileri haksız bulduğunu ifade eden Berber, ”Bu yalnızca özürlülerin istihdam sorunun çözmeye yönelik bir düzenlemedir. Ayrıca Sayın Bakan’ın, kardeşi de özürlüdür. Bu bilgiyi de sizlerle paylaşmak istedim” dedi.
-AMACIMIZ, ÖZÜRLÜ İSTİHDAMINI ARTIRMAK”-
Bakan Dinçer ise tasarıdaki düzenlemenin amacının, özürlülerin istihdam alanını genişletmek ve iş verenlerin özürlü istihdamını kolaylaştırmak olduğunu söyledi.
İş verenlerin özürlü temin etmekte ya da iş yerlerinin faaliyetleri gereğince özürlü çalıştırmakta sıkıntı çekebildiklerini belirten Dinçer, bunların önüne geçebilmeyi hedeflediklerini dile getirdi.
Maddenin içeriği hakkında bilgi veren Dinçer, şunları söyledi:
”Bir işletmenin faaliyet konusu itibariyle özürlü çalıştırma imkanı bulunmayabiliyor. Ya da özürlü çalıştırabilecek durumda olduğu halde özürlü temin etmekte zorlanabiliyor.
Bu sorunu çözebilmek için düzenleme yaptık. Herhangi bir iş veren, şayet kendi faaliyet konusu itibariyle özürlü çalıştırmakta zorlanıyorsa, sermayesinin yüzde 50′si kendisinde olmak şartıyla başka işletmesinde özürlü çalıştırabilsin istiyoruz.
Örneğin, uluslararası nakliyat yapan tır firmalarının karşı karşıya kaldığı sorunlardan biri bu. Diyelim bu firmanın 100 tane tırı var. Yaklaşık 300 şoför çalıştırıyor. Böyle bir işletmenin idari personelinin sayısı 9-10 kişi. Bütün personelini hesap ederek özürlü çalışma kontenjanını belirlediğimizde, 9-10 özürlü çalıştırması gerekiyor. Bu durumda, firma özürlü çalıştırmadığı için kendisine cezalar kesiyoruz.
Şirket de diyor ki; ‘Ya çalıştırdığımız şoförleri personel sayısına dahil etmeyiniz ya da çalıştırmamız gereken özürlünün primini ödeyelim, bizi bu işten muaf tutunuz.’ Ama bu iki durum da özürlülerin istihdamının yangınlaşmasını sağlamıyor. Bizim niyetimiz pirim ya da ceza değil.
Ayrıca firmaların belirli bir organize sanayi bölgesinde ortak şirket kurmaları halinde, özürlü kontenjanlarını orada kullanabilmelerini istiyoruz.”
İsveç’ten örnek veren Dinçer, burada mobilyacılar biraraya gelerek kurdukları tasarım şirketinde yalnızca özürlü çalıştırdıklarını ve çok başarılı sonuçlar aldıklarını ifade etti. Dinçer, buradaki amacın, ortaklaşa maliyetleri karşılayarak, işveren üzerindeki yükü azaltmak olduğunu ifade etti.
Bakan Dinçer, özürlü kontenjanlarını doldurmayan kamudaki iş yerlerine toplam 9 milyon 608 bin, özel iş yerlerine ise 14 milyon 103 bin liralık ceza uyguladıklarını bildirdi.
-”AYIRIMCILIK YAPMAKLA SUÇLANACAK ADAM DEĞİLİM”-
Dinçer, özürlülerin istihdam alanının genişletmek için yaptıkları düzenlemeye yönelik eleştirileri haksız bulduğunu özellikle ”ayırımcılık” eleştirilerini üzüntüyle dinlediğini ifade etti.
Dinçer, özürlü istihdamı için kendisinin bir teklif getirdiğini, ancak eleştirilere rağmen, özürlü konuşmacılar da dahil olmak üzere, komisyonda kimsenin bu yönde bir öneri bile getirmediğini vurguladı.
Özürlüler üzerinden konuşma yaparken herkesin hassas olması gerektiğine işaret eden Dinçer, şöyle devam etti:
”Kendimiz özürlü bile olsak, özürlüler üzerinden siyaset yapmaya, özürlüler üzerinden rant sağlayacak ya da onların üzerinden felsefi tartışmaya yarayacak bir adım atmamalıyız burada. Biz rasyonel şekilde konuşmalıyız.
Ben, ömrü boyunca özürlüler için çalışmış birisi olarak bugün özürlülere ayırımcılık yapan birisi diye suçlandım. Özürlüler için bugüne kadar ne yaptığımı anlatmaya gerek görmüyorum. Çünkü sizler bilmiyorsanız, Lokman kardeşim biliyor. 1994 yılından beri bu ülkede özürlüler için atılan hangi adımlarda, ne oranda payım var, Lokman kardeşim biliyor. En azında onun bilgisi, özürlülerin aleyhine olabilecek bir adımı atmayacağımın bilinmesini sağlayacak kadar güvenli bir bilgidir. Onun dışında başka hiçbir şahit de göstermiyorum.
Çalışma Bakanı olduğum dönemde bu ülkede 41 bin tane özürlü kontenjanı boştu. Geldiğimde ilk yaptığım uygulamalardan birisi kamu idarelerine ‘özürlü kontenjanlarınızı doldurun’ demek oldu. Kamu kurumları kontenjanlarını doldurmaya başladı. 2009 yılında 14 bin 140 kişi istihdam edildi kamu idarelerinde. Eğer özürlüler aleyhine adım atacak olsaydım, o adımı daha başlangıçta gösterirdim. Bu düzenlemenin özürlülerin lehine olacağına o kadar eminim ki burada hepsini ayrıntıyla tartışmaya gerek görmedim.
Ayırımcılıkla suçlanacak Bakan olmak istemiyorum. Ben özürlülere istihdam sağlayacak bir düzenleme yapıyorum. Eğer bu, ayırımcılığa dair bir çağrışım yapacak ise ben o suçlamaya maruz kalmamak için geri adım atarım. Benim niyetim Türkiye’de istihdamı artıracak kolaylaştırmalar sağlamaktır. Bunu bugüne kadar yapmış bir adam olarak bugünden sonra başka bir suçlamaya maruz kalmak istemem. Ne olursa olsun, ben ayırımcılıkla suçlanacak bir adam değilim. Bunu da asla kabullenemem. Yapılan bu kanun eğer özürlülerin istihdamına dair bir artış sağlamayacak diye elinizi vicdanınıza koyuyorsanız, kabul etmeyin.”
-MADDENİN METİNDEN ÇIKARILMASINI ÖNERDİ-
Bakan Dinçer, önce, ”organize sanayi bölgelerinde ortak şirket kurulmasına” ilişkin düzenlemenin çıkarılarak maddenin görüşmelerine devam edilmesini önerdi.
Eleştirilerin devam etmesi üzerine tepki gösteren Dinçer, ”Ben özürlülerin istihdamıyla ilgili elimden geleni yaptığımı düşünüyorum. Bundan sonra yapılacak değişiklik konusunda da ihtiyatla davranacağım. Böyle bir ders çıkardım buradan. Özürlülerin istihdamı yapılacak bir teklife bu kadar eleştiriye tahammül edecek birisi değilim ben. Maddenin, tamamen kanundan çıkarılmasını talep ediyorum” dedi.
Komisyon Başkanı Mustafa Açıkalın, Dinçer’in konuşmasını tamamlamasının ardından yarın saat 11.00′da toplanmak üzere oturumu kapattı.
-TASARIDA TARTIŞILAN DÜZENLEME-
Tasarının tartışılan maddesi, özürlülerin zorunlu istihdamı için yeni düzenleme getiriyor. Buna göre, birden fazla iş yeri bulunan iş verenlerin çalıştırmakla yükümlü olduğu özürlü sayısı, iş yerlerindeki toplam işçi sayısına göre hesaplanacak.
İş veren, yüzde 50 ya da daha fazlasına ortak olduğu başka bir işletmede özürlü çalıştırma kontenjanını kullanabilecek. Firmalar, organize sanayi bölgelerinde kuracakları ortak işletmelerde özürlü çalıştırarak, özürlü çalıştırma kontenjanlarını yerine getirebilecek.
AA
BBP İstanbul İl Teşkilatı üyesi bir grup Abdülhamit Han’ın anlatıldığı “Sultanın Sırrı” filmini izlemek için geldikleri Şişli’de filmin gösterildiği sinema önünde eylem yaptı. Bir televizyon kanalında yayınlanan ve Kanuni Sultan Süleyman döneminin anlatıldığı “Muhteşem Yüzyıl” dizisinde, Osmanlı Devleti’nin karalandığının, Kanuni Sultan Süleyman’ın da şehvet düşkünü gibi gösterildiğinin vurgulandığı eylemde, dizinin yapımcısı ve yayınlanan kanal protesto edildi.
BBP İstanbul İl Başkanı Bayram Karacan konuyla ilgili açıklama yaptı. Karacan, Türkiye’deki petrol fiyatlarına değinerek, Abdülhamit Han’ın ülke genelinde petrol haritası hazırlattığını hatırlattı. “Sultan’ın Sırrı’ filminde Abdülhamit Han’ın vizyon sahibi, ileri görüşlü bir insan olduğunu vurgulayan Karacan, “Ülkemizde bu tarihimizi karalayan değil, tarihimizin güzelliklerini gören filmler yapılmalı” dedi.
Halit Ergenç’in oynadığı “Muhteşem Yüzyıl” dizisinde Kanuni Sultan Süleyman’ın şehvet düşkünü gösterildiğini anlatan Karacan, “Harem bir genelev gibi, Osmanlı padişahı da şehvet düşkünü gösteriliyor. RTÜK’ten bir isteğimiz olacak. Bu tür filmleri izlemeye alsınlar. Gereken neyse yaptırım uygulansın.” dedi.
BAKAN KAVAF: OSMANLI’NIN BÖYLE ANLATILMASI DOĞRU DEĞİL
Kanuni Sultan Süleyman’ı konu aldığı ileri sürülen ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisine Bakan Kavaf’tan da tepki geldi: “600 yıl boyunca üç kıtaya hükmetmiş bir imparatorluktan bahsediyoruz. Osmanlı’yı o şekilde anlatmak doğru değil.”
Kanuni Sultan Süleyman’ın anlatıldığı iddia edilen ve fragmanları ile tepki çeken ‘Muhteşem Yüzyıl’ dizisine bir eleştiri de kadın ve aileden sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’tan geldi. Osmanlı ile ilgili filmlerde hep harem vurgusunun yapılmasını doğru bulmadığını söyleyen Kavaf, “600 yıl boyunca üç kıtaya hükmetmiş bir imparatorluktan bahsediyoruz; Osmanlı’yı o şekilde anlatmak doğru değil.” diyor.
Bir grup Başbakanlık muhabiriyle makamında sohbet toplantısı düzenleyen Devlet Bakanı Aliye Kavaf’a son günlerin tartışma konusu olan ‘Muhteşem Yüzyıl’ isimli dizi de soruldu. Fragmanları izlemediğini söyleyen Kavaf’a dizide Kanuni’nin ‘kadın ve içki düşkünü’ olarak tanıtıldığı ve ‘harem’ vurgusunun eleştirilere neden olduğu hatırlatıldı. Kavaf, bunun üzerine, Osmanlı ile ilgili yerli ve yabancı filmlerde harem vurgusunun yapıldığını dile getirerek, “Haremle ilgili bu yaklaşım oryantalist bir bakış açısı. Halbuki Osmanlı İmparatorluğu çok daha büyük ve geniş bir yapı.” değerlendirmesinde bulundu.
Bakan Kavaf’ın TV konusundaki uyarıları da bir hayli dikkat çekici: Yeni yapılan bir araştırmada insanların yüzde 80′inden fazlasının, günün büyük bir kısmını televizyon seyrederek geçirdiğini anlatan Kavaf, çizgi filmleri eleştirdi. “Çizgi filmlere bakın ‘lanet olsun, Allah kahretsin’ en masum laflar bunlar. Ve çizgi film kahramanlarının arasındaki mücadele hep birbirini yok etme mücadelesi. Bilgisayar oyunları da öyle.” diyen Bakan Kavaf, “Yayıncılık anlayışının temelinde, insanlara olumlu davranışlar kazandırma olmalı.” tavsiyesinde bulundu. Çocukların reklamlarda oynatılması da Kavaf’ın tepki gösterdiği bir diğer konu. Sokakta mendil satan, araba camı silen çocuklarla, reklamda oynayan çocuklar arasında fark görmediğini belirten Kavaf, “Yanlış her nerede yapılıyor olursa olsun mekânı hiç önemli değil, yanlıştır.” diye konuştu.
ÜÇ GÜNDE 5 BİN ŞİKAYET
Muhteşem Yüzyıl dizisi yayına girmeden fragmanını seyreden vatandaşlar, tarihi gerçeklerin saptırıldığını savunarak, RTÜKten dizinin kaldırılmasını istedi. Diziye son 3 günde yaklaşık 5 bin şikâyet geldi. Şikayetçiler, dizinin fragmanlarında Kanuninin kadın ve içki düşkünü sultan olarak gösterilmesine karşı çıktı.
“HALKA MİSİLLEME”
Daha yayınlanmadan fragmanlarıyla bile tepki çeken ve dün akşam yayınlanmaya başlanan Muhteşem Yüzyıl dizisine, Batı’daki Doğu algısı üzerine Amerika’da doktora yapan akademisyen-yazar Beyazıt Akman’dan tepki geldi. Akman, Osmanlı mirasının çok daha doğru anlaşılmaya başlandığı bir dönemde dizinin Hollywood’u gölgede bırakan harem fantezilerine yer vermesinin kasıtlı olduğunu, bunun, kendi tarihiyle barışan halka bir misilleme olduğunu söyledi.
Batı’daki Türk-İslam algısı ve Oryantalizm üzerine Amerika’da doktora çalışmalarına devam eden, son zamanların en çok konuşulan Fatih romanı “Dünyanın İlk Günü”nün yazarı da olan Beyazıt Akman, aslında dizinin fragmanlarının kırmızı sinyaller verdiğini, ancak hakkaniyetli olmak adına şimdiye kadar sessiz kalmayı tercih ettiğini belirtti: “Kılıçla başlayan, hayvan muamelesi gören kölelerle devam eden, çıplak cariyelerle biten dizi, ‘Barbar Türkler’ kavramının tüm klişelerine haiz. Kasım kasım kasılarak her akşam farklı bir cariyeyi yatağında bekleyen, beylik laflarla ahkâm kesen, dedikodunun bin türlüsünde uzmanlaşmış vasıfsız vezirleriyle poz kesen bu dizinin Süleyman’ının, tarihteki Kanuni ile uzaktan yakından alakası yok. Üstelik dizinin başındaki yarı Türk yarı Tartar bir kavmin Hıristiyan bir köyü yakıp yıkması ve dizinin asıl kahramanı olan sözde Hürrem’in dramını başlatması da ayrı bir çarpıklık.”
Illinois State Üniversitesi’nde edebiyat ve sinemada Doğu medeniyetlerinin resmedilmesi üzerine ders veren, doktora çalışmasıyla dünyaca ünlü Smithsonian Enstitüsü’ne kabul edilen en genç akademisyenlerden olan Akman, Batı’nın harem fantezilerinin bizzat kendi insanımız tarafından tarihsel gerçeklik olarak alınmasına bir anlam veremediğini ifade etti. Orta Doğu imparatorluklarını ‘egzotik, despot, barbar, buğulu bir seks cenneti’ gibi göstermenin 18 ve 19. yüzyıldaki İngiliz ve Fransız sömürgeci devletlerinin başlattığı, gayet de etkili bir gelenek olduğunu ifade eden Akman, bunun arkasındaki amacın, pozitivist, bilimsel ve insani bütün değerleri kendi ipoteği altına almaya çalışan kurgusal bir “Batı” kavramının yaratılmasından ileri geldiğini belirtti. Hollywood’un bu geleneği hem kendi kamuoyunda, hem de dünyada “mistik, barbar Doğu” algısı olarak yıllarca pekiştirdiğini kaydeden Akman, “Bu sinemalarda, kadın haklarını hiçe sayan barbar erkekler, ya da Muhammed adını taşıyan teröristler olması da aynı geleneğin ürünleridir.” dedi.
Durduk yerde bu geleneğin niçin tekrar hortlatıldığına bir anlam veremediğini ifade eden Akman, “Cumhuriyet dönemi ile Osmanlı tarihinin barışmaya başladığı, tarihimizin çok daha iyi anlaşıldığı bir dönemde, Türkiye’nin Osmanlı coğrafyasındaki etkisinin Wikileaks’te bile görüldüğü bir süreçte bu Oryantalist imgelerin kendi kendimize yeniden hortlatılmasının tek bir cevabı olabilir: Seks ile Osmanlı tarihi pazarlamak ve reyting yapmak. Daha da acısı, burada, son yıllarda Osmanlı tarihi üzerine oluşan sempatiyi kırma çabası da söz konusu olabilir. Ucuz yazarlık, araştırma ve derinlik olmadan işe koyulduğunda her zaman bel altına vurur. Elbette Doğu medeniyetleri kusursuzluktan münezzeh değildir. Ancak 15-16. yüzyıl gibi İslam Medeniyeti’nin altın çağlarından olan bir dönemi, Halil İnalcık hocanın deyimiyle Klasik Osmanlı Çağı’nı resmediyorsak insanın elini vicdanına koyması, kılı kırk yararak iş görmesi gerekir. Asmalı Konak’ın mutfak dedikodularıyla Osmanlı Sarayı senaryolaştırılamaz. Demokratik bir ülkede elbette isteyen istediği diziyi yapar, burada meydanı boş bırakmamak, gerekli kişilerin inisiyatif alarak daha sağlam yapımlara imza atmaları önemlidir.” diye konuştu.
ROMANI DİZİ VE FİLM YAPILACAK
Beş yıllık bir araştırmanın ardından İstanbul’un fethini romanlaştırdığı “Dünyanın İlk Günü: İmparatorluk-1″ isimli kitabının dizi yapılması görüşmelerinin devam ettiğini belirten Akman, “Yapım gerçekleştiğinde böyle fiyaskolar yaşanmasın diye çok uğraşıyoruz. Bir de şu var: Kasıntıyla edebiyat karakteri olmaz. Sultanın lakabı ‘Muhteşem’ diye hikâye de kendiliğinden muhteşem oluvermez; hakkaniyetli bir Fatih portresi için, hikâyenizin de gönülleri fethedecek kadar azimli ve derin olması gerekir. Aşk elbette olacak, ama Batı’nın harem fantezileri ile değil.” diye konuştu.
Akman, Muhteşem Yüzyıl’ın senarist ve yapımcılarının büyük ihtimalle HBO’nun Rome ve Spartacus gibi pornografik ögeler içeren son dönem tarihi yapımlardan etkilendiklerini ama Osmanlı tarihinin bu ucuz oyunlara kaçmadan çok daha iyi hikâyelendirilebileceğini vurguluyor: “Oryantalist klişelere başvurmadan, bilgi ve belgeye dayalı olarak tarihi hikâyelendirmek, sekse ve şehvete kaçmadan da reyting rekorları kıracak hikâyeler kurgulamak perspektif ve donanım işidir. Bu yüzden Spielberg bile Abraham Lincoln’un hayatını film yapacağı zaman, ki en son projesi bu şekilde basına yansıdı, önce bir roman ya da arkasında araştırma yatan bir kitabın haklarını satın alır. Sit-com yazar gibi tarihî dizi ya da sinema yazamazsınız! İnşallah doğru insanlarla çalışarak Fatih yapımını gerçekleştirmek nasip olur.”
Akman Muhteşem Yüzyıl hakkındaki sözlerini şu şekilde bitirdi: “Kimse yanılmasın, bu, bir Müslüman Osmanlı Sultanı Süleyman’ın değil, Hıristiyan bir köle kızın Osmanlı’yı sözde dize getirmesinin gerçek-dışı hikâyesidir.”
BEYAZIT AKMAN KİMDİR?
Genç akademisyen-yazar Beyazıt Akman, 7 yıldır Amerika’da yaşıyor ve Batı’daki Türk-İslam algısı üzerine doktorasına devam ediyor, bu konuda üniversitede ders veriyor. Boğaziçi ve ODTÜ’deki lisans eğitiminin ardından Fulbright Bursiyeri olarak Amerika’ya giden Akman’ın Shakespeare ve Daniel Defoe’da Türk ve Osmanlı imgesi üzerine makaleleri ve bildirileri bulunuyor. Genç akademisyen, geçtiğimiz yaz Washington’daki dünyaca ünlü, kütüphaneler ve müzeler kompleksi olan Smithsonian Enstitüsü’ne doktora çalışmalarıyla özel araştırmacı olarak kabul edilmişti. Araştırmalarının etkisiyle, “harem takıntılı” Osmanlı romanlarına alternatif oluşturmak için beş yılda kaleme aldığı 700 sayfalık “Dünyanın İlk Günü” şimdiye kadar hiç gün ışığına çıkartılmamış belgelerle Fatih ve Fetih’i roman formatında anlatıyor. Roman, hem okurlar hem de eleştirmenler tarafından övgüyle karşılanmış, kısa zamanda on binlerce adet basarak yılın en çok konuşulan tarihi romanlardan biri olmuştu. Kitabın üç ayrı yapım şirketi tarafından dizi ve film projelerinde kullanılması için haklarının satın alınmaya çalışıldığı biliniyor.
CİHAN / Zaman / Star
Hatice Yaşar’ın haberi
KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır, 12 Haziran seçimine kısa bir süre kala siyasi atmosferi star için analiz etti. Ağırdır, tek kitle partisinin şu an AK Parti olduğunu kaydetti
2007 seçimlerinde AK Partinin aldığı yüzde 46,58lik oyu doğru tahmin eden KONDA Araştırma Şirketinin Genel Müdürü Bekir Ağırdıra göre 2011 seçimlerinde öncekilere oranla ekonomik tercih değil, değişim, demokrasi, yeni anayasa ve Kürt sorununun çözümü gibi talepler belirleyici olacak. Ağırdır, CHP bir ütopya tarif etmezse umduğu oyu alamaz. 25 ilde CHPnin oyu yüzde 20nin, 25 ilde de yüzde 10un altında. CHPyi yüzde 31e taşıyan İstanbul ve İzmir oyları dedi. Ağırdır şunları kaydetti:
TEK KİTLE PARTİSİ AK PARTİDİR
Ortada bir tane kitle partisi var. Diğer üç tanesi (CHP, MHP ve BDP) değil. Farklı coğrafyalarda, farklı rekabetler var. İzmirde AK Parti ve CHP, Yozgat ta AK Parti ve MHP, Diyarbakırda AK Parti ve BDP. AK Parti dışındakiler kitle partisi özelliğinde değil.
Dolayısıyla bu, tabloyu çok da sürprizlere açık hale getiriyor. Bir parti aldığı oy oranından daha farklı milletvekilliği kazanabilir bu dağılımın düzenli olmaması nedeniyle. Ayrıca Türkiyenin yeni Anayasa, Kürt sorunu gibi marka haline dönüşmüş sorunları var. Değişimlerle, onların hukuki çerçevesini atbaşı götürmüyorsanız hayatın değişimiyle hukuki kuralların değişimini başa baş götürmüyorsanız sorunlar çıkıyor.
ANA EKSEN EKONOMİ DEĞİL ANAYASA
Toplumun son sekiz yılda yaşadığı değişim sadece ekonomik başarı değil. Toplum 2000 yılında olmadığı kadar politize, olmadığı kadar Kürt meselesiyle iç içe, insan hakları problematiğiyle yüz yüze. O yüzden önümüzdeki seçimi belirleyecek ana eksen yolsuzluk, ekonomi, işsizlik gibi meseleler değil, yeni demokrasi, yeni anayasa tartışmaları olacak. Toplumun önüne yeni bir proje koyan parti başarılı olacak.
AK Partinin durumun farkında olduğunu sanıyorum. Son bir aydır Tayyip Beyin söylemlerinde Kürt sorunu hariç bir arayış ve farkındalık var. Yeni bir etaba geçilmesi gerektiğinin farkında AK Parti. CHP ve AK Partinin toplumun ihtiyacı olan köklü değişimi yapması lazım. Birinin tek hakim, diğerlerinin olmadığı bir masada bu üretilemez.
CHP VE MHP DEĞİŞTİRMEM DİYOR
AK Parti, hala değişimin temsilcisi. Sade vatandaş gözüyle bakıldığında iki parti (CHP ve MHP) Hiçbir şeyi değiştirtmem diyor. AK Parti ise doğru veya yanlış tartışabiliriz ama Değiştirelim diyor. Eğer CHP değişimi başarırsa o zaman AK Parti ve CHP müzakare masasında yeni bir toplumsal uzlaşmayı yaratabilir. CHP için mesele şu: İktidar olmak istiyor mu istemiyor mu? Eğer istiyorsa Ben AK Partiden farklı şunu yapacağım diye bir ütopya tarif etmeli
6 ok İstanbul ve İzmir partisi haline geldi
CHP yeni bir ütopya tarif etmezse zaten oy alamaz. Ya da umduğu oranlarda alamaz. At yarışı oynasanız bile kazanma ihtimali olan ata oynarsınız. CHP, seçmenin yüzde 15inin, yani Kürtlerin adını bile ağzına almıyor. Aleviler bana oy verir diyorsun ama bunun için projen yok. CHP hiçbir değişim yapmasa da yüzde 21 oy alır ama bu ne ifade eder?
CHP kitle partisi özelliğini yitirdi. Sıkışmışlığı sadece coğrafyayla ilgili değil. 15-20 ilde hatta 30- 40 ilçesine daha dar alanlara sıkışıyor. Sadece modernlere sıkışmış durumda CHP. Oysa seçmeninin üçte biri modern. Aşağı yukarı 50 ilde CHPnin oyu yüzde 20nin altında. Hatta 25 ilde yüzde 20nin, kalan 25 ilde de yüzde 10un altında. Bu 50 ile kabaca bakıldığında milletvekili sayıları da düşük. Yüzde 20nin altında oy alarak 5 ve altında milletvekili çıkaracak yerlerde CHP neredeyse milletvekili çıkaramayabilir. Tüm Türkiyede yüzde 31 oy da almış olabilir. Ama 50 şehirde yüzde 20nin altında hala. Yüzde 31e varmasını sağlayan şey İstanbul ve İzmirdeki oy oranları. O zaman oy artışı 50 ile yansımadığı için o illerden milletvekili çıkaramayacak CHP. Oy alsa bile bu sorunlu olabilir. Halbuki iktidara adayım diyen bir partinin 81 ilden temsilci çıkarabilmesi lazım.
BDP boykot edebilir
BDP referandumda olduğu gibi Seçimi boykot ediyoruz diyebilir. Ayrıca Seçim barajının anti demokratikliğini tüm dünyaya deşifre etmek için parti olarak gireceğiz de diyebilir. Üçüncü ihtimal tekrar bağımsız adaylarla girmeleri. İlk ikisi büyük handikap olur. Her halükarda Hazirandan sonra Kürt siyasetçileri de Kürt sorununun çözülmeden sürdürülemez olduğunu göreceklerdir. Bağımsız olarak girerlerse 25-29 vekil çıkarılabilir.
MHPnin tabanı kaydı
MHPye hiç şans vermiyorum. 2007deki oy oranının çok altında kalırsa bu sürpriz olmaz.
MHP de Orta Anadoluda geleneksel muhafazakar, daha çok lise mezunu bir kitleye dayanıyor. İzlediği siyasetle de anti siyasetçi bir çizgide. Kürt meselesini, anayasa meselesini konuşmam diyorsanız zaten anti-siyaset yapıyorsunuz demektir. Seçmenin buna prim vereceğini düşünmek hata . O yüzden bir aşınma var. MHP tabanının önemli bir kısmı AK Parti, bir kısmı da CHPye kayıyor.
Milliyet Gazetesi’nin Hemşinlilerin Müslüman olmalarına rağmen Ermenice konuşup Ermeni kültürü ve geleneklerinden ögeler taşımaları, Ermenilerin kendilerini Hıristiyanlıkla tanımlamalarını tartışmalı hale getirdi. ifadelerine yer verdiği haberine çok sayıda Hemşinliden tepki geldi.
Yapılan haberlerin ayrımcılık olduğunu ve bu durumun bazı kesimlerin çıkarına bir oyun olduğu belirtilirken, Hemşin Belediye Başkanı Halim Kazım Bekar “Ermeni halkına da en az diğer halklara duyduğumuz kadar saygı duymakla birlikte; Hemşinlilerin Türklüğü ve Müslümanlığı hiçbir mecrada hiç kimse tarafından tartışılamayacak bir gerçektir.” dedi.
“Hiçbir tarihi ve bilimsel dayanağı olmayan, bazı güç odaklarının telkinleriyle hazırlandığı izlenimi veren bu yazı biz Hemşinlileri derinden yaralamıştır.” diyen Belediye Başkanı Bekar, Bu yazıyı yazan, yayınlayan ve kullananlar hakkında hukuki işlemlerin başlatılacaklarını da ifade etti.
Haber 7
DSP tarafından YSKya yapılan başvuruda, seçimlerin 4 yılda mı, 5 yılda mı olduğu konusunda tereddütler olduğuna dikkat çekilerek, bu konunun karara bağlanması istendi.
-DSP, YSKYA SEÇİM TARİHİ İÇİN BAŞVURDU-
ANKAnın edindiği bilgiye göre; DSP Genel Başkanı Masum Türker imzasıyla 29 Aralık 2010 tarihinde YSKya başvuru yapıldı. 23. Dönem milletvekili seçimlerinin 22 Temmuz 2007 tarihinde yapıldığı, bu seçimler yapıldığında Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının; Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçim dönemi başlığı altındaki 77. maddesinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçimleri beş yılda bir yapılır hükmü yer aldığı belirtilerek, başvuruda şöyle denildi:
21 Ekim 2007 tarihinde yapılan referandum sonunda adı geçen madde Türkiye Büyük Millet Meclisinin seçimleri dört yılda bir yapılır şeklinde değiştirilmiştir. Bu durumda 23. Dönem için seçilen parlamentonun görev süresinin dört yıl mı, beş yıl mı, olduğu konusunda tereddütler hasıl olmaktadır. Başkanlığınızca bu konunun karara bağlanarak, tereddütlerin ortadan kaldırılmasını arz ederim.
-BU PARLAMENTO 5 YILLIK MI, 4 YILLIK MI?-
ANKAya konuşan DSP Genel Sekreteri Hasan Erçelebide, YSKdan seçimlerin 5 yıl mı, 4 yıl mı olduğu konusunu açıklığa kavuşturmasını istediklerini söyledi. Erçelebi, şöyle dedi:
Bu parlamento 5 yıl için seçildi. Daha sonra yapılan halk oylaması ile bu 4 yıla indi. Bu parlamento 5 yıllık mı, 4 yıllık mı? Bu konudaki tereddüdün giderilmesi için YSKya müracaat ettik.
Bu arada YSKnın, DSPnin başvurusu ile ilgili kararını cumartesi günü verebileceği belirtiliyor.
ANKA
Afganistan Dışişleri Bakanı Zalmay Resul ile çalışma kahvaltısında biraraya gelen Davutoğlu, konuk Dışişleri Bakanını Türkiye’de görmekten büyük mutluluk duyduklarını ifade etti.
Resul’un, iki hafta önce Ekonomik İşbirliği Teşkilatı (EİT) Zirvesi ve Türkiye-Pakistan-Afganistan Üçlü Zirvesi için Türkiye’de olduğunu hatırlatan Davutoğlu, “Kendisini bu sefer Üçüncü Büyükelçiler Konferansı’na hitap etmek için davet ettik. Kırmadılar bizi ve hitap için ülkemize geldiler. Türkiye onların ikinci evi. Afganistan da bizim için böyle. Bu vesileyle kendileriyle tekrar ikili ilişkileri, Afganistan’daki son durumu ve bölgesel konuları da görüşme imkanı bulacağız.” dedi.
“Türkiye-Afganistan ilişkileri, tarihin derinliğine giden ilişkilerdir” diyen Davutoğlu, Türkiye’nin, Afganistan’ın huzurunu, istikrarını, barışını, refahını kendi huzuru, istikrarı, barışı, refahı olarak gördüğünü kaydetti.
Türkiye’nin elinden gelen bütün imkanlarla Afganistanlı kardeşlerinin yanında olduğunu ifade eden Davutoğlu, “Biliyoruz ki her konuda da Afganistan, Türkiye’nin yanındadır. Bunun için gerek ikili bağlamda, gerek bölgesel çok taraflı ilişkilerde Afganistan’la ilgili konuları hem gündeme getirme, destekleme konusunda, hem de en etkin şekilde Afganistan’a destek konusunda fiilen alanda çalışmaları hususunda da Türkiye her zaman öncülük etmiştir, öncülük etmeye devam edecektir.” diye konuştu.
Türkiye’nin Afganistan ile ilişkilerinin daha da kökleşerek gelişmesine büyük önem verdiğini vurgulayan Davutoğlu, Afganistan’ın en kısa sürede bugün karşı karşıya olduğu sıkıntılardan kurtulup, onurlu Afgan milletinin tekrar uluslararası toplumda en mutena yeri alması konusunda da Türkiye’nin elinden geleni yapmaya devam edeceğini kaydetti.
Resul’u Türkiye’de görmekten çok büyük mutluluk duyduğunu yineleyen Davutoğlu, “İnşallah bu ziyaretlerinde büyükelçilerimiz de onun engin tecrübesinden, bilgi birikiminden istifade imkanı bulacakları için teşekkür ediyorum.” ifadelerini kullandı.
AA
Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, cari açığın finansmanıyla ilgili herhangi bir sorunun bulunmadığını bildirdi.
Enflasyon rakamının son 42 yılın en düşük rakamı olduğunu belirten Babacan, 2010 yılı enflasyon hedeflerinin yüzde 6,5 olduğunu, bu rakamın hedefin bile biraz altında kaldığını söyledi. 2011 enflasyon hedefinin yüzde 5,5, Merkez Bankası’nın tahmininin ise yüzde 4,5 olduğunu kaydeden Babacan, koydukları hedefin tutturulabilecek bir hedef olarak göründüğünü bildirdi. İddialı bir enflasyon hedefi ortaya koymadıklarını belirten Babacan, ”Enflasyon hedefini daha aşağılara çekip gereksiz sıkışmalara da yol açmak istemedik” dedi.
Türkiye’nin cari işlemler açığının önümüzdeki 3 yıl boyunca yüzde 5 ile 6 arasında seyredeceğini düşündüklerini ifade eden Babacan, bunun içinde ağırlıklı olarak enerji ithalatının bulunduğunu bildirdi. Türkiye’nin enerjide dışı bağımlılık oranının yüzde 74 olduğuna vurgu yapan Babacan, enerji fiyatlarının inip çıkmasının cari açığı direkt etkilediğini bildirdi.
Türkiye’nin tüketim malları ithalatının toplam ithalat içindeki yüzde 15 oranının cari açık üzerindeki etkisinin düşüklüğüne işaret eden Babacan, buradaki temel belirleyicinin enerji fiyatları ve Türkiye’nin büyüme hızı olduğunu bildirdi. ”Ancak bunun finansmanıyla ilgili herhangi bir sorunumuz yok” diyen Babacan, yüzde 5-6 oranındaki cari açığın sürdürülebilir bir açık olarak herkes tarafından ifade edildiğini ve Türkiye açısından riskli bir oran olmadığını kaydetti. Daha yükseğe çıkması halinde açığın neden kaynaklandığına bakılması gerektiğini bildiren Babacan, ”Ekonomideki bir ısınma, iç tüketimin patlaması nedeniyle mi cari açık artıyor? Yoksa petrol 90 dolarken 100 dolar olmuş, cari açığımız da 2-3 puan artmış, sebebi bu mu? Bu tabii bundan sonraki dönemde önemli olacak ve değerlendirilecek” dedi.
Büyüme oranlarında 12 aylık bir daralmadan sonra hızlı bir toparlanma olduğunu ifade eden Babacan, Türkiye’nin şu andaki toplam milli gelirinin üçüncü çeyrek itibariyle kriz öncesini geçmiş durumda bulunduğunu, 4. çeyrekte gelecek rakamın ise bunun üzerine ekleneceğini bildirdi.
-”GELECEĞE EN GÜVENLİ BAKAN TOPLUM TÜRKLER”-
Güven endeksinin de önemli olduğunu ifade eden Babacan, Türkiye’nin güven endeksinin Avrupa ülkelerinin her biriyle karşılaştırıldığında en yüksek noktada olduğunu belirterek, ”Yani geleceğe en güvenli bakan toplum şu anda tüm Avrupa bölgesinde Türk toplumu, Türk halkı” dedi.
Satın Alma Yöneticileri Endeksi’ne bakıldığında bu rakamların tarihin en yüksek seviyelerine çıktığının görüleceğini anlatan Bakan Babacan, bugün siparişe, geleceğin üretimi ve ihracatı olarak bakıldığını söyledi. Bugün siparişler yükseldiğinde en az 6 ay daha işlerin iyi gideceğinin öngörüldüğünü ifade eden Babacan, Türkiye’nin satınalma endeksinin siparişler konusunda hem iç hem dış piyasada gayet iyi noktada bulunduğunu ve en az 6 ay daha Türkiye’deki ekonomik ivmenin korunacağının öncü göstergesi olduğunu söyledi.
Sunumunda işsizlik konusuna da yer veren Ali Babacan, Türkiye’de, krizin başlangıcında artan sonra düşen bir işsizlik oranı bulunduğunu söyledi. Uluslarası Çalışma Örgütü üyesi ülkeler içerisinde işsizlik oranının en hızlı düştüğü 2. ülkenin Türkiye olduğunu belirten Babacan, bunun 2010 yılının 3. çeyreğiyle 2009′un 3. çeyreğini mukayese ederek söylediğini kaydetti. Türkiye’nin genç işsizliği bakımından da AB’nin ortalamalarında bulunduğunu belirten Babacan, istihdamdaki gelişmelerin 2010 yılında olumlu olduğunu belirtti.
Yoksulluk göstergeleriyle ilgili toparlanmanın da Türkiye’de çok hızlı olduğunu belirten Babacan, ”Bizim 1 doların altındaki nüfusumuz zaten binde 2 idi. Şimdi hiç kalmadı. 2,15 doların altında olan nüfusumuz yüzde 3′dü bu binde 5′e düştü. 4 doların altındaki nüfusumuz yüzde 30 idi. Sadece yüzde 6,8′e indi. Ki bu satın alma gücü paritesine göre endekslenmiş bir dolardır. Yani burada Türk Lirası’nın değeri artmış, azalmış bundan arındırılmış bir değerdir. Zaman içinde Türkiye’deki gelir dağılımının düzeldiğini, yoksulluğun fakirliğin azaldığını bize gösteriyor” diye konuştu.
-”TÜRKİYE YOKSULLUĞUN EN AZ OLDUĞU ÜLKE”-
Babacan, gelişmekte olan ülkeler ve kendisiyle mukayese edilebilir ülkeler içerisinde, aynı gelir grubu içerisindeki ülkelerle karşılaştırıldığında, yoksulluğun en az olduğu ve gelirin en düzgün dağıldığı ülkenin Türkiye olduğunu bildirdi. Gelişmekte olan ve mukayese edilebilir ülkelerle karşılaştırıldığında zenginle, fakir arasındaki uçurumun en az olduğu ülkenin Türkiye olduğunu belirten Babacan, bunun, izledikleri sosyal politikalar ve sosyal koruma ağlarında verdikleri destekler ve düşük maaşlılara daha yüksek zam yapılmasının doğal sonucu olduğunu bildirdi. Reel faizin neredeyse Türkiye’de sıfırlandığını söyleyen Bakan Babacan, banka kredilerinde hızlı bir kredi artışı yaşandığını bildirdi. Takipteki alacakların yüzde 3,7′ye düştüğünü ifade eden Babacan, sermaye yeterlilik oranlarının da diğer ülkelerle karşılaştırıldığında en yüksek sermayeye sahip olan bankacılık sektörünün şu anda Türkiye’de bulunduğunu anlattı.
Babacan, yüzde 12′den aşağı sermaye yeterliliği bulunan bankanın Türkiye’de iş yapamayacağını söyledi. Hane halkının borçluluk oranının da halen Türkiye’de düşük olduğunu belirten Babacan, Türkiye’nin risk priminin tarihi düşük seviyelerine indiğine, 12 AB ülkesi ülkenin riskinin şu anda Türkiye’den büyük olduğuna işaret etti.
Borçlanma faizlerinde de AB ülkelerinin tamamının, Türkiye’den daha fazla faiz ödediğini belirten Başbakan Yardımcısı Babacan, bununda ilk kez görülen bir durum olduğunu söyledi. Hem 2010 hem 2011′de Türkiye’nin, Avrupa’nın en hızlı büyüyecek ülkesi olacağını belirten Babacan, dışarıdan gelebilecek risklerin büyük olduğunu ancak Türkiye’nin şu anki konumunun oldukça sağlam ve güvenli bir noktada bulunduğunu kaydetti.
-GLOBAL KRİZ DEĞERLENDİRMESİ-
Babacan, global krizle ilgili yaptığı değerlendirmede de, dünya ekonomisinin son derece enteresan bir dönemden geçtiğini söyledi. 2008′de başlayan ve etkisini 2010′a kadar devam ettiren krizin tamamen sona erdiğini söylemek için çok erken olduğunu yineleyen Babacan, krizin yeni bir safhada olduğunu kaydetti. Son küresel krizin değerlendirmesinin dünyada 2009 öncesi ve sonrası olarak yapılacağına vurgu yapan Babacan, bu krizde dünyadaki güç dengelerinin çok hızlı bir şekilde değişmeye başladığını, kriz maliyetinin özellikle gelişmiş ekonomiler üzerindeki etkisinin çok uzun süre devam edeceğini ifade etti. Bundan sonraki dönemde gelişmiş ülkelerin büyüme hızlarının çok daha düşük seyredeceğini, kriz sebebiyle ülkelerin üstlenmek zorunda kaldıkları yüklerin yıllarca hatta 10 yıllarca atılamayacağının görüleceğini anlatan Ali Babacan, kriz döneminde özellikle gelişmiş ülkelerin kamu maliyelerinde çok ciddi bozulmaların meydana geldiğini ifade etti. Bu kadar yüksek borç stoklarının ancak dünya savaşlarının yaşandığı dönemlerde gözlendiğini belirten Babacan, 2009 krizinin dünyaya toplam maliyetinin İkinci Dünya Savaşı’nın maliyetinden daha yüksek olduğunu bildirdi. ”Çok hızlı bir değişim başlamış durumda” diyen Babacan, sözlerini söyle sürdürdü:
”Bu güç dengelerinin değişimi, hızla doğuya doğru kayan dünyanın ekonomik ağırlığı aslında çok kutuplu, çok merkezli yeni dünya düzenininde en önemli sebeplerinden, en önemli kaynaklarından birisi olacak…2010 yılında bir ekonomik toparlanma var. Dünyada bir pozitif büyüme var. Ancak bu büyüme tamamiyle suni tedbirler, uygulamalarla elde edilmiş bir büyüme. ABD’deki o bütçe açığının artmadığını varsayın, ABD Merkez Bankası’nın bu kadar yüksek, görülmemiş miktarda likiditeyi, adeta karşılıksız para basarak sürdürmediğini varsayın, bunların etkilerini çekin. Amerikan ekonomisi 2010 yılında da daralırdı,küçülürdü. Yani bu büyüme ileride çok büyük zararlar verme ihtimali olan politikaların bugün uygulanmasıyla ve kısa dönemde sağlanan bir büyüme. Ama atılan adımların, alınan tedbirlerin uzun vadeli olumsuz etkisi konusunda da ciddi kaygılar, endişeler var. Dünyadaki ekonomik büyüme eşit bir şekilde dağılmış değil. Asya’da büyüme daha hızlı. Amerika daha orta halli. Ancak Avrupa’nın büyüme oranları çok çok düşük ve Avrupa’nın potansiyel büyüme hızı bu krizle düşmüş durumda. Artık uzunca bir süre Avrupa bölgesinde yüksek büyüme oranlarını göremeyeceğiz.”
Artık devletlerin borç ödeme kapasitelerinin ciddi bir şekilde sorgulanmaya başlandığını ifade eden Babacan, 2009′da finans kuruluşları sarsıntı geçirince devletlerin bunlara kefil olduğunu, arkalarında olduklarını söylediklerini anlattı. Babacan, devletlerin bankaların arkasında durduğunu ancak ülkelerin kendisi sallanmaya başlayınca bu ülkelerin arkasında kimin duracağı sorusunun yanıtının çok net olmadığını kaydetti.
-DIŞİŞLERİ BAKANI DAVUTOĞLU-
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu da, yaptığı konuşmada, Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’a, Dışişleri Bakanlığı döneminde yaptığı çalışmalar ve bıraktığı birikim için teşekkür etti.
Davutoğlu, Türkiye ekonomisinin “olağanüstü bir performansla” krizi aşmasında gösterdiği gayret ve çalışmalar dolayısıyla da Babacan’a şükranlarını sundu.
Ekonomik kriz yaşayan ülkelerin dış politikada başarı gösteremediklerini kaydeden Davutoğlu, “Hiçbir dış politika, arkasında sağlam bir ekonomik alt yapı olmaksızın yürütülemez. Ya da hiçbir iddialı hedef, bugün böyle bir ekonomik arka plan, ekonomik destek olmaksızın gerçekleştirilebilir değildir. Dolayısıyla son dönemde ekonomideki olağanüstü başarı, iddialı dış politika hedeflerinin gerçekleştirilmesi açısından gerekli araçları, gerekli alt yapıları sağlıyor” dedi.
Son dönemde dış temsilcilik sayısındaki artış ve temsilcilik mekanlarındaki yeni düzenlemelerin ekonomik destekle sağlandığını aktaran Davutoğlu, “Makro ekonomik hedeflerimizle diplomasideki hedeflerimiz arasında bir tutarlılık olması şart. Biz bu tutarlılığı en iyi şekilde gerçekleştirmeye çalışıyoruz. Sayın Başbakan Yardımcımızın Dışişleri Bakanlığı geçmişi, bu bağlantıları kurmamızda büyük kolaylıklar sağlıyor. Kendisinin desteğini her zaman yanımızda hissettik” diye konuştu.
AA
MHP Adana İl Başkanlığından yapılan yazılı açıklamada, ”Aldırmaz’ın partilerinden istifasına ilişkin dilekçesinin ilgili ilçe teşkilatına ulaştığı ve gerekli işlemin yapıldığı” belirtildi.
Açıklamada, ayrıca, ”Kamuoyunda dillendirilen, Aldırmaz’ın MHP’ye geri dönüş gibi bir durumu söz konusu değildir” ifadesine yer verildi.
AA
TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda, ”Torba tasarı” olarak anılan, bazı kanunlarda değişiklik öngören tasarının görüşmeleri devam ediyor.
CHP Malatya Milletvekili Ferit Mevlüt Aslanoğlu, tasarının 60. maddesiyle yeni işletmelere teşvik uygulaması getirildiğini belirterek, ”Eski işletmelerin ne suçu var? Yeni kurulan işletmede çalışan işçinin, işveren payına düşen primi, işsizlik sigortası fonundan karşılanacak ama eski işletmeninki karşılanmayacak. Bu adaletsizliktir” dedi.
Ömer Dinçer, eski işletmelerin de geçmişte bir çok teşvikten yararlandıklarını belirterek, hiç bir işletmeye ömür boyu teşvik yapılmayacağını söyledi.
Burada istihdamı teşvik ettiklerini kaydeden Dinçer, ”Namuslu vatandaşlar için çok daha düzgün, yeterli teşvik yapıyoruz. Primini vaktinde ödeyen, düzgün çalışan işadamlarına, işgücü üzerindeki kamu maliyetlerinin yüzde 17′sini indiriyoruz. Bundan daha iyi bir teşvik yok. Biz namuslu çalışan vatandaşlarımızı koruyoruz” diye konuştu.
Bakan Dinçer, Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’de ilk defa geçen yıl, uyguladıkları teşviklerden sonra sigortalı sayısının 16 milyonu geçtiğini belirterek, şu anda da 16 milyon 66 bin insanın prim ödediğini bildirdi.
Yaptıkları bu düzenleme ile kayıtdışı çalışanları kayıt altına aldıklarını ifade eden Dinçer, ”Biz kayıtdışılıkla mücadele etmek istiyoruz. Daha ucuza mal edeceğimiz bir mekanizme öneriyoruz. Diyoruz ki ’150 lira daha az ödesin ama kayıt altına girsin.’ Bunun eleştirilecek bir yanı yok. Bu, sahiplenilecek bir mesele. Biz böylece adım adım bu ülkeyi kayıt altına alacağız, geleceğimizi teminat altına alacağız” diye konuştu.
-”KENDİ ÜYELERİNE MESAJ VERMEK İÇİN…”-
Ömer Dinçer, tasarının ”çağrı üzerine çalışma, evden ve uzaktan çalışma” başlıklı 62. maddesi üzerindeki eleştirileri yanıtlarken, istihdam stratejilerinin belirlendiği çalıştaya, hem işçi sendikalarının hem işverenlerin temsilcilerinin hem de birey olarak işçiler ve işverenlerin katıldığını söyledi.
”Bir kurumdan siz temsilci talep ediyorsunuz, kurum temsilciyi görevlendiriyor ve geliyor. Ama kurumun bir başka elemanı durumdan haberdar değilse, sanki o kurumdan temsilci gelmemiş gibi varsayıyor. Bu doğru değil” diyen Dinçer, toplantıya hangi sendikadan, kimlerin katıldığına ilişkin yazıları milletvekillerine gösterdi.
Bakan Dinçer, ”Biz bunlara danıştık. Mutabakat sağladığımız düzenlemeler de yaptık. Mesele bu metinde iş paylaşmayla ilgili bir başlık vardı. Sendikalarımız buna itiraz ettiği ve mutabakat sağlayamadığımız için çıkardık. Rasyonel düşünüp, oturup, konuştuğumuzda karar verdiğimiz şeyler… O karar vericilerinin bazılarının kendi üyelerine mesaj vermek için, başka türlü ifadelerinin olması halinde, bunu tekrar tartışma metnine dönüştürmemesi gerekir. O açıdan bakıldığında, bunlar şurada veya burada konuşulmuş şeyler” diye konuştu.
CHP İzmir Milletvekili Harun Öztürk, tasarının ”deneme işçiliğinin süresini” düzenleyen 63. maddesine karşı çıktı. Öztürk, bu maddenin, çalışanların sömürülmesi için getirilen bir düzenleme olduğunu ifade ederek, ”Bir yerlere verilmiş söz burada yerine getiriliyor” dedi.
Öztürk’e yanıt veren Bakan Dinçer, işadamlarının ”tecrübesi yok diye” lise mezunlarını işe almakta tereddüt ettiklerini belirterek, ”Bir gencimizi düşünün, işe girmek istiyor, tecrübesi yok diye işe alınmıyor. Peki biz ona nasıl tecrübe kazandıracağız? İşe girmeden önce, 2 ya da 4 aylık deneme süresinde tecrübe sahibi olur ve böylece işe girer” diye konuştu.
Tasarının görüşmeleri sürüyor.
AA
Kamuoyunda ombudsmanlık olarak bilinen Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu Tasarısı, Meclis Başkanlığı’na sevk edildi. 12 Eylül referandumunda kabul edilen Anayasa değişikliği çerçevesinde hazırlanan tasarın, gerçek ve tüzel kişilerin idarenin işleyişi ile ilgili şikayetlerini, Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasada belirtilen nitelikleri çerçevesinde, idarenin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarını, adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygı, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden incelemek, araştırmak ve idareye önerilerde bulunmak üzere Kamu Denetçiliği Kurumu oluşturulmasını amaçlıyor. Düzenleme Kamu Denetçiliği Kurumunun kuruluş, görev ve çalışma usullerine ilişkin ilkeler ile Kamu Başdenetçisi ve kamu denetçilerinin niteliklerine, seçimlerine, özlük haklarına ve Kurum personelinin atanmaları ile özlük haklarına ilişkin hükümleri kapsıyor.
Tasarıya göre kanunda belirtilen görevleri yerine getirmek amacıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na bağlı, kamu tüzel kişiliğine haiz, özel bütçeli ve merkezi Ankara’da bulunan Kamu Denetçiliği Kurumu kurulacak. Kurum, Başdenetçilik, Kurul ve Genel Sekreterlikten oluşacak. Kurumda, bir Başdenetçi ve en fazla on denetçi ile Genel Sekreter, uzman, uzman yardımcıları ve diğer personel görev yapacak. Kurum, idarenin işleyişi ile ilgili şikayet üzerine, idarenin her türlü eylem ve işlemleri ile tutum ve davranışlarını, adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygı, hukuka ve hakkaniyete uygunluk yönlerinden incelemek, araştırmak ve idareye önerilerde bulunmakla görevli olacak. Cumhurbaşkanının tek başına yaptığı işlemler ile re’sen imzaladığı kararlar ve emirler, yasama yetkisinin kullanılmasına ilişkin işlemler, yargı yetkisinin kullanılmasına ilişkin işlemler kurumun görev alanı dışında olacak.
Başdenetçilik, Başdenetçi ve Başdenetçivekilinden oluşacak. Kurum, Başdenetçi tarafından yönetilecek ve temsil edilecek. TBMM tarafından ilan edilen başvuru süresi içinde, Başdenetçi veya denetçi aday adayı olmak isteyenler TBMM Başkanlığına başvuruda bulunacak. TBMM Adalet Komisyonu ile İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyelerinden oluşan karma komisyon, Başdenetçi seçiminde başvuruda bulunan aday adayları arasından üç adayı, başvuru süresinin bittiği tarihten itibaren 30 gün içinde belirleyerek Genel Kurula sunulmak üzere Başkanlığa bildirecek. Genel Kurul, bildirim tarihinden itibaren 30 gün içinde, Başdenetçi seçimlerine başlayacak. Başdenetçi gizli oyla seçilecek.
Başdenetçi, üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu ile seçilecek. Birinci oylamada bu çoğunluk sağlanamadığı takdirde ikinci oylamaya geçilecek. İkinci oylamada da üye tamsayısının üçte iki çoğunluğunun oyu aranacak. Bu oylamada üye tamsayısının üçte iki çoğunluğu sağlanamadığı takdirde üçüncü oylamaya geçilecek ve üye tam sayısının salt çoğunluğunun oyunu alan aday seçilmiş sayılacak. Üçüncü oylamada üye tamsayısının salt çoğunluğu sağlanamazsa, bu oylamada en çok oy alan iki aday için dördüncü oylama yapılacak. Dördüncü oylamada karar yeter sayısı olmak şartıyla en fazla oy alan aday seçilmiş olacak.
Başdenetçi ve denetçi seçilebilmek için Türk vatandaşı olmak, seçimin yapıldığı tarihte Başdenetçi için 50, denetçi için 40 yaşını doldurmuş olmak, dört yıllık eğitim veren hukuk, siyasal bilgiler, iktisadi ve idari bilimler, iktisat ve işletme fakültelerinden veya bunlara denkliği kabul edilmiş yurt içi veya yurt dışı yükseköğretim kurumlarından mezun olmak, mesleği ile ilgili olarak kamu kurum veya kuruluşlarında veya kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarına kayıtlı olarak ya da özel sektörde en az on yıl çalışmış olmak, kamu haklarından yasaklı olmamak, başvuru sırasında herhangi bir siyasi partiye üye olmamak, Türk Ceza Kanununun 53. maddesinde belirtilen süreler geçmiş olsa bile kasten işlenen bir suçtan dolayı altı ay veya daha fazla süreyle hapis cezasına ya da affa uğramış olsa bile devletin güvenliğine karşı suçlar, anayasal düzene ve bu düzenin işleyişine karşı suçlar, milli savunmaya karşı suçlar, devlet sırlarına karşı suçlar ve casusluk suçları ile yabancı devletlerle olan ilişkilere karşı suçlardan veya zimmet, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, güveni kötüye kullanma, hileli iflas, ihaleye fesat karıştırma, edimin ifasına fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama veya kaçakçılık suçlarından mahkum olmamak şartı aranacak.
Başdenetçi ve denetçilerin görev süreleri 4 yıl olacak. İstifa, ölüm veya görevden alınma gibi herhangi bir nedenle süresi bitmeden görevinden ayrılan Başdenetçi veya denetçilerin yerine yeni seçilen Başdenetçi veya denetçinin görev süresi de dört yıl olacak. Bir dönem Başdenetçi veya denetçi olarak görev yapan bir kimse sadece bir dönem daha Başdenetçi veya denetçi seçilebilecek.
Kurumun gelirleri, TBMM bütçesinden alınacak Hazine yardımı ve diğer gelirlerden oluşacak.
İlk Başdenetçi ve en az beş denetçinin seçimi ile Kamu Denetçiliği Kurumu kurulacak. Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten otuz gün sonra TBMM tarafından Başdenetçi ve beş denetçi seçimi için aday adaylığı başvuru süreci başlatılacak. Kurum için 100 kişilik kadro ihdas edilecek.
AA